Kerbela Olayı

Kerbela Olayı


 

Bismillahirrahmanirrahim

Kerbelâ Olayı veya Kerbelâ Vak'ası 10 Ekim 680'de, bugünkü Irak sınırları içindeki Kerbelâ şehrinde, Hz. Muhammed (sav)’in torunu Hüseyin bin Ali'ye bağlı küçük bir birlik, üzerine gönderilen, sayısı 30 binin üzerinde olan bir Emevi ordusu tarafından hunharca katleetmekle yetinmediler başlarını mızraklara takarak gezdirdiler.

Peygamberimizin torunlarının başını kesip mızraklara takanlar Müslümandılar ve tekbir sesleri ile peygamberimizin torunlarının kafasını kestiler.
Herkes kestiği kafayı kendi elinde tutuyordu.  Kestikleri her baş için Yezit’in Kufe valisinden bahşiş yani ödül alacaklardı. Bu nedenle herkes kendi kestiği cesedin kafasını kendi elinde tutuyordu. O anda İkindi namazı vakti girmişti. İkindi namazını kılmak için ellerinde kesilmiş kafa bulunan Müslümanlar(!), kesik kafaları birbirlerine emanet ederek namaz kılmak için  saflarına geçerek namaz kıldılar. Namazı kıldıktan sonra kesik kafaları mızraklara takarak tekbir getirerek Kufe’ye oradan da Şam'a doğru harekete geçtiler. 

Bugün Kerbela Vak'asının yaşandığı yıl dönümü günüdür. Dünya tarihinde böylesi dehşet verici bir olay yaşanmamıştır. Hz. Hüseyin'le birlikte şehit edilen 72 kesik kafa kız kardeşi ve kızlarının ve kız yiğenlerinin ve çocuklarının gözleri önünde mızrakların ucunda Şam’a götürüldüler. 
 
Tüm İslam ümmetinin başı sağ olsun
Hz. Muhammed, Arap cehaletinin hüküm sürdüğü bir ortamda doğdu. 
Babalar doğan kızları nedeniyle utanç duyar ve bu utançlarını silmek için kızlarını diri diri gömer ya da bir kuyuya atarak kuyuda boğarlardı. Eğer babanın işi veya ticareti o yıl zarar ile sonuçlanmışsa bunu o yıl içinde doğan erkek çocuğunun uğursuzluğu nedeniyle olduğu düşüncesine kapılır ve öğlece kendi erkek çocuğunu bir vahaya atar, ya da bir odaya kapatıp ona yiyecek ve su vermeyerek açlıktan ölümüne neden olurlardı. 
Kabileler arasında kan davaları vardı.  Arap yarımadasında belirli  yazılı bir hukuk kanunu yoktu. 
Sasani ve Bizans krallıkları köle ihtiyacını Araplardan karşılıyorlardı. 
Yine Araplar hem Sasanilerin, hem de Bizans’ın sömürgesi durumundaydılar. 

Onlara vergi veriyorlardı. Güçsüzlerin hakkını savunacak kimse yoktu. 
Devletler arasında savaş vardı. Türkler, Bizans ve Sasaniler arasında uzun süren savaşlar vardı. 

Ayrıca veba salgını Bizans’ı kırıp geçmişti, tedavisini bulamıyorlardı. Böyle bir ortamda Hz. Muhammed doğuyor. O yüce ve izzetli şahsiyetin doğumu ile Allah yeryüzünü berekete boğdu. 
Ama cehaletin pençesinde olan Araplar, kibirlenerek büyüklük taslayan müstekbirler ve dünyanın güçlü devletlerinin kralları bunu anlayamadılar. Ona zulümler etmeye başladılar. Onu ortadan kaldırmak için ellerinden gelen ne varsa yaptılar. 
Cehaletin uşakları; Peygamberimizi büyücülükle suçladılar. Vehimlere kapılmıştır dediler, taşladılar, ölmüş devenin rahmini başına atarak alay ettiler. Geçtiği yollara diken attılar, başına diken, toz toprak attılar.  Ambargo uygulayarak yaşam kaynağı tüm ihtiyaçlardan mahrum ederek ölüme mahkum etmeye çalıştılar. .
  Ama o kâinat peygamberi her defasında Allah’tan onlar için azap istemedi, onları ıslaha çalışarak güzel ahlaka davet etti. 
Resul-u Ekrem; "Birbirinizi öldürmeyin, kızlarınızı diri diri gömmeyin, eşlerinizin haklarını koruyun," dedi.  Güzelliği, insanlığı tasvsiye etti. 
Ama her defasında peygamberimizi öldürmek istediler, defalarca suikast düzenleyerek O’nun hayatına son vermek istediler. O bütün bu zorluklara rağmen   Medine’de İslam Devleti'nin temellerini atarak kısa sürede güçlü bir devlet kurmayı başardı.  10 yıl gibi kısa sürede devleti çağın en güçlü devletleri karşısında yenilmez güç ve kudrete ulaştırdı. Ne yazık ki insanlık bu yüce şahsiyetin kıymetini anlamayarak onun hikmet deryasının derinliklerine inmeye çalışmadıkları gibi bir de engellemeye çalıştılar. Ama o her defasında azap değil, rahmet istedi. Çünkü tarihe baktığımızda Allah’ı anmayan, yeryüzünde azgıncılık yapan toplumların helak edildiğini görmekteyiz. Kenaniler, Ad kavmi, Babil İmparatorluğu gibi birçok kavim Nuh kavminde olduğu gibi büyük bir azapla yok edilmişlerdi. Peygamberimiz Arapları, içine düştüğü cehalet çukurundan çıkarıp kurtarmak istemişti. Çünkü O yüce Zat eğer başaramasaydı, büyük bir azap ile Arap milletinin yok edilme durumu vardı. Yani Araplar azap ve ateş çukurunun tam da kenarındaydılar (Ali İmran: 103). Böyle bir ateş çukurunun kenarından Arap milletini kurtarmak istiyordu. Ömrü boyunca bunun mücadelesini verdi. 

 Peygamberimiz; nihayetinde Allah’ın büyük lütuf ve yardımı ile başardı ve Medine merkezli güçlü bir İslam devleti kurdu. Tarihin sayfalarında hiçbir millet bu kadar kısa sürede dünyanın en güçlü devletini kurmayı başaramamıştır. Bunu sadece başaran Hz. Muhammed (sav) olmuştur.

      Devleti kurduktan sonra saraylar yaparak krallar gibi bir yaşam sürmeyi tercih etmedi. Devleti mescitten yönetmiştir. Devlet için özel paralı asker veya düzenli bir ordu kurmamıştır. Sefer zamanında herkes ordunun bir askeri, barış zamanında herkes kendi mesleğinin efendisiydi. Onun sofrasına zengin de fakir de oturabilirdi. O’nun açtığı sofraya herkes el uzatabiliyordu. O meleklerin, insanların ve cinlerin içinde Allah tarafından seçilmiş bir kuldu. Kulluk derecesinin en üst düzeyine çıkan bir peygamberdi. Onun kendi sofrasında fakirin sofrasında ne varsa o vardı. Ömrü boyunca buğday ekmeği yemedi. Elinde ne varsa fakirlerle paylaştı. O, bir peygamberdi ama halk içinde halktan biriydi. 

Artık haber gelmiş, hakka yürüme vakti gitgide yaklaşmaktaydı. Veda Haccı dönüşünde 120 bin hacı kafilesine yönelik yaptığı konuşmada; "Ey ümmetim ben bu yaptıklarım karşısında sizden bir ücret istemiyorum. Sadece sizden benden sonra Ehlibeyt’ime iyi davranmanızı istiyorum. Size bıraktığım emanete sımsıkı sarılın. Benden sonra eski cehalet dönemine dönerek birbirinizin kafasını vurmayın," diyerek çok uzun bir konuşma yaptı. 

Peygamberimizden sonraki İslam tarihini incelediğimizde çok ürkütücü ve korkunç olayların vuku bulduğunu görmekteyiz.
Cemal Savaşı, Siffin Savaşı, Nehrevan Savaşı, Kerbela Vakası, taht kavgaları, taht kavgalarını önlemek için masum çocukların anneleri ve kardeşleriyle birlikte öldürülme hadiseleri malesef Müslümanın Müslümana yaptığı en büyük dehşet verici bir hadisedir ki tarihin sayfalarındaki bu gelişmeleri diller okuyup seslendirmekten utanç duymaktadır. Müslüman devlet veya kabilelerin birbirleri ile savaşmaları….

Acaba Yüce Peygamberimiz Veda Haccı’nda Müslümanlara hitaben yaptığı konuşmalarda:
"Ey Müslümanlar benden sonra birbirinizin kafasını vurun ve benim Ehli Beyti’mi öldürüp zulüm edin bu size farzdır." deseydi Müslümanlar acaba bundan daha kötüsünü Ehlibeyt’e ve birbirine karşı yapabilirlermiyidi.  Yoksa sırf peygamberimiz birbirinizi öldürüp Ehli Beyt’ime zulüm edin demiş olsaydı acaba Peygamberimize inat ederek bu defa adaleti mi savunma gereği mi duyacaklardı?
Peygamberimiz; "Benim adıma kim yalan yere hadis uydurursa yeri ebedi cehennemdir." demesine ve kesin bir dille uyarmasına rağmen adına on binlerce uydurulmuş hadisler var. Bu demek oluyor ki Arap milleti ışığı ve nuru kabullenmek istemedi. 
Cehaleti tercih ederek sağır, dilsiz ve kör olmadan yana bir yaşam çizgisini, kendilerine yol tayin ettiler.  
Çünkü Müslümanlar Peygamberimizden sonraki dönemde yapabilecekleri en çirkin katliamları yapmışlardır. 
Bunlardan en unutulmazı ise Kerbela vakası dır. Kerbela vakasında işlenen katliamın bir benzeri yoktur.  
Bu günlerde Hz. Hüseyin’in Şehit edildiği muharrem ayında bulunmaktayız. Arap cehaleti artık çığırından çıkmıştı. Adaletsizlikler başını alıp gitmiş, rüşvet yaygınlaşmış, sofralarda şarap sunulmaktaydı. Hilafet saltanatına oturan halife Yezit şarap suyu ile havuz yaptırmıştı. 

Hz. Hüseyin (a.s)’ın ilmi, hilafet saltanatında oturan devlet adamlarında büyük bir kıskançlık doğurmuştu.
 Hz. Muhammed’ (sav) döneminde Peygamberimizi defalarca öldürme girişiminde bulunup öldüremeyenler Şam Merkezli saltanat sarayında bir araya gelmiş kılıçlarını bilemişlerdi. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’a olan intikamlarını önce Hz. Ali’ye karşı göstererek isyan etmişlerdi. Sonunda Hz. Ali’yi ardından Hz. Hasan'ı şehit ettiler. Bu yaptıkları ile yüreklerindeki intikam hırsı dinmemişti. Onun için Hz. Hüseyin ve Peygamberimizin diğer tüm torunlarını ortadan kaldırma planlarını uygulamaya koydular. 
Yaptıkları adaletsizlikleri Hz. Hüseyin’e onaylatmak istediler. Hz. Hüseyin Yezit’e biat etseydi yani halifeliğini onaylayıp Halifeyi övmesi olayına biat denir. O zaman Halife Yezit'in, tüm yanlış uygulamalarını İslam adına yürürlüğe koyacaklardı. Ardından Hz. Hüseyin (a.s)’ı zillete mahkûm ederek yine öldüreceklerdi. Bu nedenle Hz. Hüseyin; "Eğer benim kanımla İslam dini yaşayacaksa ey kılıçlar doğrayın beni,” diyerek Yezit'in halifeliğine karşı çıkmıştır.  Medineliler Hz. Hüseyin’e sahip çıkmadı. Mekke halkı da sahip çıkmada tereddüte kapıldılar. Peygamberin torunu olduğu için ona zarar veremeyeceklerini sanıyorlardı. Hz. Hüseyin'in  Mekke’de can tehlikesi karşısında Hac ziyaretini yapamadan oradan ayrılmak onun için bir zorunluluk haline gelmişti. Yemen halkından da davet vardı.  Yemen savaşçıları kendilerinin 20 bin savaşçısının olduğunu söyleyerek Yemen’e davet etmişlerdi. Hz. Hüseyin Kufe’den gelen on binlerce mektubu değerlendirerek Kufe halkına verilmiş bir sözünün olduğunu söyleyerek Kufe’ye yöneldi.  Hz. Hüseyin’e gönderilen mektupların içeriğine baktığımızda özetle şöyle denmiştir. “Eğer Kufe’ye gelmezsen biz haksız olarak şarap havuzunda yüzen Yezid'e biat etmek zorunda kalacağız. Bu durum karşısında seni Ahiret’te deden Resulullah’a şikayet edeceğiz.” Hz. Hüseyin bu tarz mektuplar nedeniyle Kufe’ye gitmeyi kendine bir görev olarak gördü. 

Küfeliler sözlerinde durmadılar. Küfe halkanın Kalpleri Hz. Hüseyinle birlikteydi ama kılıçları ile Yezit’in Şam ordusunun korku ve baskısı nedeniyle Hz. Hüseyin’in karşısında yer aldılar.
Hz. Hüseyin'in kendisini temsilen Kufe’ye gönderdiği elçisi Müslüm’i ve onun  iki küçük çocuğunu hunharca öldürdüler. 
Hz. Hüseyin yolda bu haberi alınca Küfe’ye gitmekten vazgeçmek istedi. Ama tüm yollar kapatılmıştı. Ne geri dönmesine izin verdiler, ne de Türk illerine gitmesine izin verdiler. Orası Fırat nehrinin kenarında bir yerdi. Orası KERBELA’ydı. Asurluların kurduğu Ninova şehrinin adı Kerbela.  

Aklına Dedesi Resulullah’ın sözleri Peygamberimiz Hz. Hüseyeyin’e: “Oğlum seni Kerbela’da katledecekler,” demişti.
Öyle ki, İbni Ziyat defalarca Hz. Hüseyin’in giydiği kıyafeti giymiş kendisini ve adamlarını Hz. Hüseyin gibi göstererek Kufe'ye defalarca Hz. Hüseyin gibi giriş yapıp halkın ona gösterdiği ilgi ve karşılama sevgisi karşısında Hz. Hüseyin’i seven kim var kim yok hepsini tutuklatmıştı.
Oyun büyüktü, hile de çok kurnazcaydı. Şeytanın bile düşünemeyeceği şeyden türden…
.

Halk her defasında Hz. Hüseyin'dir bu gelen deyip yollara ve sokaklara dökülmüş, Hz. Muhammed (sav) Hicret sonrası Mekke’den Medineye geldiği gibi ilahilerle karşılamışlar ama her defasında hayal kırıklığına uğratılıyorlardı. 
Hz. Hüseyin’i karşılayan halk, sevgi gösteren aileler, kabileler şahıslar, şahsiyetler birer birer tespit ediliyor, öncesinde para ile sonrasında ise baskı ve zorlama ile Yezit’in ordusuna katılması sağlanıyordu.  Hz. Hüseyin’e karşı savaşmayı kabul etmeyenler hunharca öldürülüyordu. Boyunlarının arkasından hançerle yarılarak dili boyunlarının arka tarafından çıkarılarak ağaçlara ayaklarından ters bir şekilde asılıyordu. 
Bu şekilde halk baskı tutuklama ile sindirilmeye çalışıldı.  
Dünya tarihinde yok böyle bir vahşet. 
Dünya tarihinde böylesi bir vahşeti yazan bir kalem yoktur.
Hz. Hüseyin bu defa gerçekten Kerbela’ya geldiğinde bunun öncesinde olduğu gibi yalan olduğunu sandılar.  Hz. Hüseyin için; İsyancı birisidir Halife'ye karşı isyan etmiştir dediler. Sadece üst düzey subaylar bu kafilenin Hz. Hüseyin olduğunu biliyorlardı. 
Gerçekten de bunun Hz. Hüseyin olduğunu anladıklarında ise artık çok geçti, can korkularından Hz. Hüseyin’in tarafına geçemediler. Çünkü Hz. Hüseyin'in kafilesi 30 ile 40 bin askerden oluşan bir ordu tarafından muhasara altına alınmış. Su içmesini önlemek için Fırat nehri kıyısına askerden bir duvar örerek Hz. Hüseyin'in su içmesini önlemişlerdi.  Hz. Hüseyin’e gelebilecek yardım yollarının tamamını kapatmışlardı. Civar köydeki köylüler yüksek yerlerden bu vahameti büyük acı ve elem içinde izlemekle yetiniyorlardı. 
Hz. Hüseyin kendisini muhasara altına alan Yezidin ordusuna hitaben bir konuşma yapmak istediyse de orduda gürültü çıkarılarak Hz. Hüseyin (a.s)’ı dinletmediler. 
   O özetle şöyle bir konuşma yaptı:
   -Beni neden öldürmek istiyorsunuz.
   -İçinizden birinizi mi öldürdüm, yoksa birinizin en yakın ve sevdiği bir akrabasını mı öldürdüm.
  -Beni neden öldürmek istiyorsunuz. Bırakın beni Yezit öldürmek istiyor, o zaman ben Şama gideyim.

Ama her defasında konuşması engellendi. 
Namaz vakti namaza durduğunda namaz safları ok yağmuruna tutularak, toz ve duman çıkararak O şahsiyetin Hz. Hüseyin olduğunun anlaşılmamasını sağladılar.


Hz. Hüseyin çadırına döndü, üç gün boyunca su yollarını kesmişlerdi. Kerbela’nın sıcak kumları üzerinde ölüme mahkum edilmişti.  6 aylık bebesi susuzluktan ağlıyordu. Onu kucağına aldı ve Ömer bin Sad komutasındaki Yezit’in ordusunun karşısına geçerek; "Bu bebeğin suçu ne," diye sordu, "Buna  bari bir yudum su verin," diyerek elleri ile bebeği havaya kaldırdı. O anda üç başlı bir okla tam bebeğin boynundan vurdular. 
Hz. Hüseyin bebeğini yukarı kaldırarak ağladı, "Allah’ım sen şahit ol, kurbanımı kabul et," diyerek hıçkırıklara boğuldu. 
Kendi kendine; "Şimdi ben hanımım Rubab’a ne söyleyeceğim. O bana bu bebeği verdi ki su al ölmesin diye bana vermişti. Bunu nasıl hanıma diyeceğim,” diyerek çadırlara doğru geldi. 
Kılıcı ile çadırın arkasında bir çukur kazarak bebesini oraya gömdü. 
Hz. Hüseyin (a.s)’ın bütün sevdikleri teker teker gözlerinin önünde öldürüldü. Yiğenleri çocukları, kardeşi hepsi birer birer şehit ediliyordu.
Son olarak Hz. Hüseyin şehit edildi. Çadırları yağmalandı. Sonra ateşe verildi. Kızlar ve kadınlar da kelepçe ve zincirlerle bağlanarak esir alındılar. 
Bu öldürülenler, Peygamberimizin ümmete emanet olara bıraktığı Ehlibey’ten birileriydi. Ama hunharca  onları şehit ettiler. Kaflarını kesip mızraklara taktılar.

Burada bir bayan var ki adı Hz. Zeynep. Hz. Hüseyin’in kız kardeşi. Bir bayan olarak kendinizi Hz. Zeynep’in yerine koyun. 
Bir günde kendi çocuklarınızın, kardeşlerinizin, yiğenlerinizin kafaları gözlerinizin önünde bir koyun gibi kesiliyor. Sonra onların naaşları atlara çiğnettiriliyor. Ardından kafalar mızraklara takılıp 80 km mesafedeki bir yere esir olarak götürülüyorsunuz. Düşünün Hz. Hüseyin’in kız kardeşi Hz. Zeynep’in o anki hali. 
Hz. Zeynep kardeşi Hz. Hüseyin oklarla öldürüldüğünde o hazretin atı çadırlara gelmişti. Ama Hz. Hüseyin artık atının üzerinde yoktu. Hz. Zeynep Hz. Hüseyin’in cesedini aramaya çıktı. Aramaya koyuldu ve  bir çukurda buldu. Hz. Hüseyin’in bedeninde onlarca ok ve kılıç darbesi vardı. Halen daha canlıydı, şuuru yerindeydi, hatta onca yara ve oklara rağmen konuşabiliyordu.  Şimir adında alçakların en alçağı biri ayağı ile Hz. Hüseyin’in göğsüne basmış ve kafasını kesmeğe çalışıyordu. Ve bu durum kız kardeşi Zeynep’in gözleri önünde yaşanıyordu. Siz bir kız kardeş olarak gözünüzün önünde erkek kardeşiniz bir koyun gibi kesilmeye çalışılırsa acaba hangi duygular içinde olursunuz, bir düşünün. 

Hz. Hüseyin, son nefesinde zar zor kız kardeşi Zeynep'e çadırlara dönmesini çocuklara sahip çıkmasını söylüyor. Şimir Hz. Zeynep'in gözleri önünde Hz. Hüseyin’i kesmekten geri durmuyor. 
Hz. Zeynep feryatlar ve ağlama sesi ile çadırlara geri dönüyor, hasta ve ateşler içinde yatmakta olan yiğeni Zeynel Abidin’in (a.s) yanına dönüyor. Çadırları tutuşmuş yanmakta. Hz Zeynel Abidin hasta ama onu yakarak öldürmek istediklerinden çadırları ateşe vermişler, çadırlar alev alev yanmakta. Hz. Zeynep bağırarak çadıra giriyor ve Hz Hüseyin’in hayattaki tek oğlu Zeynel Abidi (a.s)'i son anda yanmaktan kurtarıyor. Bir zalim kılıcını çekerek onu öldürmek istiyor ama Hz. Zeynep kendisini Hz. Zeynel Abidin’in üzerine  atarak onun öldürmesine engel oluyor.

Hz Hüseyin’in ailesi bu defa zincirlere vurularak esir edilir. Şam sokaklarında büyük zafer kutlamalarının hazırlıklarına başlanır. Hz. Hüseyin’in aile efradı Şam sokaklarına girişte taş yağmuruna tutulur. Yezit bir konuşma yapar. Konuşmasında Bedir’deki atalarım "keşke bu zaferi kalkıp görebilseydiler" diye bir cümleyle konuşmasını bitirir. 

O anda öğle ezanı okunmaya başlnır.  Herkes susar. Hz. Zeynep ve Hz. Zeynel abidin bu sessizlikten yararlanarak bir konuşma yapar. Hz. Hüseyin’in oğlu, Hz. Zeynel Abidin de artık iyileşmiştir onun etkili konuşması karşısında herkes şaşkına döner. Hz. Zeynep ve Hz. Zeynel Abidin (a.s)’ın konuşması sonrasında saraydaki şenlik ve bayram bir anda yerini hüzün ve kedere bırakır. Bu esirlerin Peygamberimizin torunları olduğu anlaşılınca Şam halkı ve saray erkanı ağlaşarak gam ve kedere bürünürler. Yezit Hz. Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin’in kafasını vurmak için cellatlara emir verir ama saray erkanı buna izin vermeyerek büyük bir tepki gösterirler. Saray erkanı ve halkın şiddetli tepkisi üzerine Yezit geri adım atar. Yezit kendisini temize çıkarmak için Kufe’ye atadığı vali İbni Ziyad’ı suçlar.…..


 

Google+ WhatsApp