Küreselleşme Dönemi Türkiye'nin İzlediği Dış Politika

Küreselleşme Dönemi Türkiye'nin İzlediği Dış Politika

Yumuşama dönemi Türkiye'nin izlediği dış politikası nasıldı? Türkiye ve Ortadoğu

 

Değişen Dünya ve Türk Dış Politikası Türk Dış Politikasının Genel Özellikleri

 Atatürk'ün yukarıdaki sözü Türk dış politikasını nasıl etkilemiştir?

 Küreselleşme döneminde SSCB'nin dağılması ve iki kutuplu dünya düzeninin yıkılmasıyla Türkiye'nin temel dış politika dinamiklerinde büyük bir değişim olmuştur. Bu çerçevede Türk dış politikasının esasları yeniden belirlenmeye çalışılmıştır. Türkiye, Türk topluluklarının da bulunduğu Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya'da siyasi ve ekonomik iş birliği olanakları yakalarken etnik-dinî çatışmaların ortaya çıkardığı güvenlik sorunlarından olumsuz etkilenmiştir. Körfez Savaşlarından sonra Orta Doğu Bölgesi, Türkiye için güvenlik tehlikesi oluşturan bir alan hâline gelmiştir.

 Türkiye'nin jeopolitik konumu siyasi ve ekonomik kazançların yanında güvenlik risklerini de beraberinde getirmektedir. Dünyanın en istikrarsız üç bölgesine (Balkanlar, Kafkaslar, Orta Doğu) komşu olan Türkiye'nin doğrudan dâhil olmadığı pek çok sorundan etkilenmesine sebep olmaktadır.

Günümüz Türkiye’sinin dış politikası; Türkiye kuruluşundan itibaren dış politikada Atatürk'ün “Yurtta sulh, cihanda sulh.” İlkesi doğrultusunda yönlendirilmeye çalışılmıştır.

 Ayrıca Türkiye’nin dış politikadaki hedefi;

-medeniyetler arasında anlayış ve iş birliği kültürünün geliştirilmesine katkıda bulunmak

-barış ve refah içinde, istikrarlı, iş birliğine dayalı bölgesel ve uluslararası bir ortamın oluşturmaktır.

       1. Rusya Federasyonu

     Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra eski gücünü tekrar kazanmak isteyen Rusya Federasyonu, 1993 yılından sonra eski Sovyet cumhuriyetleri ile karşılıklı ortak çıkar ilişkisine göre hareket ettiğini görmekteyiz. Doğu Avrupa'yı Batılı ülkelerin etkisine terk etmek zorunda kalan Rusya, hareket sahası olarak Kafkasya ve Orta Asya bölgeleri elinde kalmıştır. Türkiye'nin Orta Asya Türk cumhuriyetleri ve diğer Türk topluluklarıyla yakından ilgilenmesi Rusya'nın bölgedeki etkinliğinin azalmasına neden olacağı için Rusya bu durumdan zaman zaman endişe duymaktadır.

     Rusya'nın Hazar petrolleri ve Orta Asya'nın zengin enerji kaynakları üzerindeki etkisini kırmak için hareket eden Batılı Devletler, Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye üzerinden bir enerji koridoru oluşturma arayışı içindedirler. Böylece Türkiye'nin bölgedeki önemi daha da artmıştır.

     2000'li yıllara girilirken Türkiye-Rusya ilişkileri hızlı bir şekilde gelişmeye başlamıştır. Türkiye inşaat sektörü ve tüketim malları konusunda Rusya pazarında eksikliği giderirken Rusya da Türkiye'nin doğal gaz başta olmak üzere enerji ihtiyacını karşılamak, silah sanayini geliştirmek konusunda fırsatlar sunmaktadır. Şu anda Rusya, Türkiye'nin en fazla ihracat yaptığı ülke hâline gelmiştir. Bu nedenle Türkiye, Rusya ile ilişkilerini daima sıcak tutmak zorundadır.   Mavi Akım Projesi kapsamında Rus doğal gazını Karadeniz sularının altından döşenen bir boru hattıyla Samsun'a ulaştırılması Rusya ile Türkiye arasındaki ekonomik ilişkilerin sıkı olduğunu göstermektedir.

     2. Kafkasya

Sovyetler Birliğinin  dağılması, Azerbaycan, Kafkaslarda Gürcistan, Ermenistan devletlerinin kurulmasını sağlarken bölgedeki etnik çatışmalar var olan istikrarı bozmuştur.

     Türkiye, siyasi açıdan Kafkasya’daki yeni bağımsız cumhuriyetleri desteklemiş ve toprak bütünlüklerini korumasına öncelik vermiştir Ekonomik açıdan da bölge ülkeleriyle ticari ilişkileri geliştirmek ve Hazar enerji kaynaklarının nakli konusunda avantajlı bir konum elde etmeyi amaçlamıştır. Ayrıca bölgedeki etnik çatışmaların azaltılması, mülteci akını ve kaçakçılığı engelleyerek istikrarın sağlanmasına çalışmaktadır. Böylece Türkiye, Kafkasya’da siyasi, ekonomik ve güvenlik boyutu olan bir politika izlemektedir.

   Azerbaycan ve Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve stratejik açıdan ortak menfaatlere sahip olması iki ülkeyi yakınlaştırmıştır. Özelikle Dağlık Karabağ sorununda Türkiye uluslararası kamuoyunun aksine Azerbaycan’ın yanında yer almıştır. Hazar enerji kaynaklarının Batı’ya nakledilmesi konusunda alınan mesafeler Türk-Azeri ilişkilerini daha da geliştirmiştir.

   Boru hattı projeleri içinde; Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Petrol Boru Hattı ilk defa gündeme gelmiş ve yapımına 2002’de başlanmıştır. 2005’te tamamlanan hat, faaliyete geçerek Azeri petrolünü taşımaktadır. BTC ile paralel olarak geliştirilen Güney Kafkasya Boru hattı (GKB) ile Azerbaycan doğal gazının Şah Deniz projesiyle Gürcistan ve Türkiye üzerinden dünyaya pazarlanması hedeflenmektedir. Ayrıca Türkiye, Yunanistan’la bu hattı Avrupa’ya uzatmak için Şubat 2003’te bir anlaşma imzalamıştır.

     Trans-Hazar Boru hattı (THB) projesi  ile Türkmenistan doğal gazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak olan Aşkabat ile müzakerelerin sonuna gelinmiştir. Rusya ve İran doğal gazına Azerbaycan ve Türkmenistan doğal gazının da eklenmesiyle Türkiye, Avrasya’da enerji dağıtımın¬da kilit ülke konumuna gelecektir.

    OPEC’in petrol tekelinin kırılarak fiyat istikrarının sağlanması ve Orta Doğu petrollerine olan bağımlılığın azaltılması Batı için son derece önemlidir.

Türkiye ile Ermenistan’ın kara sınırlarının kapalı olması, Orta Asya ile ulaşım bağlantısını sağlayan Gürcistan’ı, Türkiye için önemli bir ülke hâline getirmiştir. Gürcistan BDT’ye katılmamış ve Rusya’nın üzerindeki baskı ve nüfuzunu kırabilmek için Türkiye ve Batı ile iyi ilişkiler kurmuştur.

 Türkiye, Ermenistan’ı tanıyan ilk ülkelerden biri olmuştur. Türkiye kuruluşunda öncü olduğu Karadeniz Ekonomik İş Birliği Teşkilatına (KEİ) Karadeniz ile sınırı olmayan Ermenistan’ı üye olarak davet etmesi tartışılır bir durum olarak havzalarda yer edinmiştir.

Türkiye, 1915 Soykırım Yalanını gündemde tutmaya çalışan Ermenistan’a karşı izlenmesi gereken bir politikadır. Ayrıca Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilmemesi nedeniyle Ermenistan’la kara sınırını kapatması ve ambargo uygulaması dış politikada yerinde iyi bir yaklaşımdır.

 Karadeniz Ekonomik İş birliği (KEİ)

Türkiye’nin girişimi ile 19 Aralık 1990’da Ankara’da yapılan toplantıyla temelleri atılan Karadeniz Ekonomik İş Birliği Teşkilatı (KEİ)

Anlaşması, 25 Haziran 1992 tarihinde İstanbul’da düzenlenen Zirve Toplantısı’nda imzalanarak resmen işlerlik kazanmıştır.

KEİ’nin temel amacı üye devletlerin coğrafi yakınlıklarından ve ekonomilerinin birbirlerini tamamlayıcı özelliklerinden yararlanılarak ticari, ekonomik, bilimsel ve teknolojik iş birliğini geliştirmeleri ve Karadeniz’in bir barış, iş birliği ve refah bölgesi hâline gelmesini sağlamaktır. KEİ, hükümetler dışında parlamenterler, özel sektörler ve belediyeler arasında iş birliği yapılması için çalışmalar yapmaktadır.

8-10 Mart 1993’te Ankara’da T.C. Dış İşleri Bakanlığı ve TIKA’nın davetiyle toplanan Alfabe-İmla Konferansı prensip olarak Türk cumhuriyetlerin tek bir alfabede birleşmeleri gerektiği ve bu alfabenin “hem Türk dilinin yapısına uygunluğu hem de modern dünyayı daha yakından ve kolay olarak takip edip yararlanmak ve modern dünyada hak edilen yeri almak için Latin esasında” oluşturulmasını kararlaştırdı.

     Orta Asya’da bulunan Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlığını kazanmasının ardından Türkiye, bu ülkelerle ikili ilişkileri ve iş birliğini daha da güçlendirmeyi amaçlayan bir politika izlemektedir. 1992’den itibaren düzenlenen Türkiye ile Türk cumhuriyetlerinin katılımı ile gerçekleştirilen “Türkçe Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirvesi” bu ülkeler arasındaki iş birliği ve dayanışmayı geliştirmede önemli bir adım olmuştur. Ayrıca Türkiye, Türkmen doğal gazı ve Kazak petrollerini dünya piyasasına pazarlama çalışmalarına devam etmektedir.

    Orta Asya ülkeleriyle ticari ilişkilerini geliştirmeye devam eden Türkiye’nin bölge ülkelerine sağladığı önemli miktarda kredi, teknik yardım, burslar, kamu görevlilerinin eğitimi, askerî yardım ve eğitim yoluyla, bu ülkelerin demokratik ve ekonomik kalkınma çabalarını desteklemeyi amaçlamaktadır. Bu amaç doğrultusunda, Orta Asya Türk cumhuriyetleri ile Türkiye arasında kültür ve eğitim alanlarındaki iş birliği hızlı bir şekilde gelişmektedir.     Günümüzde birçok öğrenci karşılıklı olarak Türkiye’de ve bu cumhuriyetlerde yüksek öğrenim görmektedir.

      4. Türkiye ve Orta Doğu

      Türkiye ile tarihî ve kültürel bağları olan Orta Doğu günümüzde karışıklık ve çatışmalar içindedir. Bu durumdan olumsuz etkilenen Türkiye, Orta Doğu’da kalıcı barış, refah ve huzur ortamının sağlanması için girişilen her faaliyete aktif olarak katkıda bulunmaktadır. Türkiye, özellikle 2000’li yıllarda bölgeye dışarıdan yapılan askerî müdahalelere olumlu bakmamış ve ülkemizdeki askerî üslerinin kullanımına izin vermemiştir. Suriye ve İran’la üst düzey ilişkiler geliştirmesi bölge ülkeleri ile Türkiye’nin ilişkilerini olumlu etkilemiş, Türkiye bölgede bağımsız politikalar geliştiren bir ülke konumuna gelmiştir. 

      1988 - 1997 yılları arası Türkiye’nin Orta Doğu Politikası

      Türkiye, 1990’da Basra Körfezi ve Irak’ta meydana gelen gelişmelerde askerî müdahaleye destek verirken yukarıdaki tabloda da görüldüğü gibi bu durumdan en fazla etkilenen ülkelerden biri oldu. Irak’a uygulanan ambargo neticesinde ekonomik kayıplara uğrayan Türkiye, bölgede oluşan istikrarsızlık nedeniyle de sınırlarda güvenlik sorunu yaşadı. Mart 2003’te ABD liderliğinde Irak’a gerçekleştirilen askerî müdahale sonucunda Irak’ta bir otorite boşluğu doğmuştur. Bu durum Türkiye ile Irak arasında güvenlik sorunlarına yol açmaktadır. Bu nedenle Türkiye, Irak’ta istikrarın yeniden tesisi ve toprak bütünlüğünün korunmasına, ülkenin yeniden yapılanmasına büyük önem vermektedir. Türkiye, Türk nüfusunun çoğunlukta olduğu Kerkük’ün demografik yapısının değiştirilmesi teşebbüslerine ilişkin gelişmeleri de yakından takip etmektedir. Bu şehrin farklı etnik gruplar arasında birlik ve uyum bakımından bir örnek teşkil etmesi gerektiğine inanmaktadır. Türkiye, Irak ve komşuları arasındaki istişare mekanizmasında öncü rol oynamaya devam etmektedir.

      Türkiye ile Suriye arasındaki “su sorununu” yanında Suriye’nin Türkiye’ye yönelik terör faaliyetlerine destek vermesi 1990’lı yıllarda iki ülke ilişkilerini oldukça gerginleştirmişti. 2000’li yıllara gelindiğinde Suriye’nin teröre verdiği desteği kesmesi ve ABD’nin Suriye’ye karşı yaptırımlarına Türkiye’nin destek vermemesi iki ülke arasındaki ilişkileri normale dönüştürdü. İki devlet arasındaki ilişkiler üst düzey ziyaretlerle iyice pekiştirildi.

     1990’lı yıllarda İran’ın ülkemize yönelik terör olaylarına destek verdiği iddiaları ile, iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesine durma noktasına geldi. İran’ın Orta Asya cumhuriyetlerindeki enerji nakil hatlarının kendi topraklarından geçmesini istemesi ve sorun yaşadığı ABD ile Türkiye’nin müttefik olması nedeniyle ilişkiler zor bir süreçten geçti. İran ve Türkmenistan doğal gazlarının Türkiye üzezinden Batı ülkelerine ulaştırılması için anlaşmalar yapılmıştır. İki ülke arasındaki ilişkiler gelişerek devam etmektedir.

      Türkiye, İsrail’in kuruluşundan itibaren ilişkilerini Arap ülkelerini de dikkate alarak sınırlı bir düzeyde tutması gerektiği söylenmiştir. 1991 yılı sonunda iki ülkenin diplomatik temsil düzeyini karşılıklı olarak büyükelçilik düzeyine çıkarması, ilişkilerin düzelmesinin başlangıcı oldu.

      Orta Doğu ve dünyada yaşanan sorunlara karşı iki ülke arasında karşılıklı işbirliği gelişerek devam etti. Bu dönemde iki ülke arasında birçok ikili anlaşma imzalandı. 2000’li yıllarda İsrail’in Filistin’e yönelik saldırılarını Türkiye’nin “devlet terörü” olarak nitelendirmesi ve İsrail’in Kuzey Irak’taki oluşumu desteklemesi, Türkiye-İsrail ilişkilerini gerdi. 2004’ten sonra ilişkiler düzelmeye başladığını görmekteyiz.

     Türkiye, İsrail ve Filistin’in güvenli ve tanınmış sınırlar içinde yaşaması politikasını benimsemektedir. Orta Doğu’da kalıcı barışın İsrail-Filistin uyuşmazlığının müzakere yoluyla çözümlenmesi gerektiği tezini savunan Türkiye, uluslararası barış çabalarına aktif olarak katılmaktadır. 

     5. Türkiye ve Balkanlar

    Balkan devletlerin genellikle Varşova Paktına üye olması Türkiye’nin bu ülkelerle siyasi, kültürel ve ekonomik ilişkiler kurmasını zorlaştırmıştır. Varşova Paktının dağılmasından sonra Türkiye Balkanlar’da oldukça aktif bir politika izledi. Balkanlarda Yugoslavya’nın dağılması ile birlikte Türk ve Müslüman halkların da yaşadığı bu topraklar, Türkiye’nin dış politikasında önemli yer edinmiştir. Özellikle Bosna- Hersek’teki iç savaş sırasında Müslüman Boşnaklara uygulanan insanlık dışı muameleler Türkiye’de büyük tepkilere yol açmıştır. Türkiye, Makedonya, Arnavutluk ve Kosova’daki etnik temelli siyasi sıkıntılarla yakından ilgilenmiş ve bu doğrultuda uluslararası kuruşlarla birlikte çalışmıştır. 1990’lardan sonra Bulgaristan ve Romanya ile kurulan iyi dostluk ilişkilerinin de etkisiyle Balkanlar’da en etkili devletlerden biri olmuştur.

    Türkiye, Balkan ülkeleri arasında karşılıklı anlayış ve barış içinde birlikte yaşamaya dayalı bir ortamın oluşturulmasına büyük önem vermektedir. Bunun için Balkanlar’da istikrar ve güvenliği sağlamaya yönelik bütün faaliyetlere yoğun katkı sağlamıştır. BM ve NATO’nun Balkanlar’da oluşturduğu barış gücü içinde görevler almıştır. Ayrıca Kızılay aracılığıyla bölgedeki ihtiyaç sahibi kişilere yardımlar göndermiştir.

Yugoslavya’nın dağılmasından sonra bu ülkede ortaya çıkan sorunlar karşısında tarihî ve kültürel bağlarının bulunduğu bu coğrafyada denge oluşturmaya çalışmıştır.

Türkiye Boşnaklara yönelik saldırıların durdurulması için BM, NATO, Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı (AGİT), İKÖ ve Avrupa Konseyi gibi tüm uluslararası örgütler nezdinde girişimlerde bulunmuştur.

    Türkiye, NATO’nun Kosova harekâtında aktif olarak rol almış ve sonrasında Kosova’ya gönderilen barış gücüne katkı sağlamıştır. 17 Şubat 2008’de bağımsızlığını ilan eden Kosova’yı ilk tanıyan ülkelerden birisi Türkiye’dir.

    Yugoslavya’nın dağılma sürecinde bağımsızlık mücadelesi veren Makedonya, Yunanistan’ın baskısıyla karşılaştı ve bünyesindeki Arnavut azınlıklarla ilgili sorunlar yaşadı. Türkiye bu dönemde Makedonya’nın bağımsızlığını tanımış, toprak bütünlüğünün korunmasında önemli rol oynamıştır.

Arnavutluk’ta 1990’da başlayan dışa açılma politikası Türkiye tarafından desteklenmiş, Arnavut askerleri Türkiye’de eğitilmiştir. Ayrıca Arnavutluk’ta meydana gelen toplumsal olayları yatıştırmak için oluşturulan uluslararası barış gücüne Türkiye de katılmıştır.

   Türkiye ve Bulgaristan:

1989’da Bulgaristan Devlet Başkanı Todor Jivkov başkanlığında yapılan Politbüro toplantısının “çok gizli” damgalı resmî tutanağında yer alan kararların bazıları:

"TODOR JİVKOV: ‘Yeniden doğuş’ sürecine değineceğiz. Bundan sonra nelerin yapılacağını tespit etmek için bugüne kadar yapılanları bir gözden geçirelim. İsyan eylemlerini durdurduk. Artık ortada isyan yok. Bu insanlara pasaport başvurularını kolaylaştırmalıyız. Meseleyi dramatik hâle getirmeyelim.

Maksimum sayıda insanı göç ettirmek için elimizden geleni yapmak durumundayız. Ancak en az 200 bin kişiyi göçe zorlamalıyız. Veriler gösteriyor ki eğer bunu yapmazsak birkaç yıl sonra er veya geç bir Kıbrıs’a dönüşebiliriz. Bu halkın yıllık nüfus artışı ne kadar?

 1985-1990 yılları arasında Bulgaristan'ın Türklere karşı uyguladığı politika ve sonuçları?

 1980-1990 arasında Bulgaristan’da sayıları 1,5 milyonu bulan ve ülke nüfusunun % 15’ini teşkil eden Türk azınlığın, isimlerini zorla değiştirmek yoluyla Bulgarlaştırmaya (asimilasyon) tabi tutulması Bulgaristan’la ilişkilerimizde önemli bir sorun oldu.

    Zorla isim değiştirmenin yanında, Bulgar hükümeti; Türkçe konuşulmasını yasaklamış, camileri kapatmış, Türklerin arazi ve evlerine el koymuştur. Bu yasaklara uymayanları cezalandırmak için sürgün kampları oluşturmuş ve çok sayıda soydaşımız hayatını kaybetmiştir.

     1985 şubatında, Türkiye’nin yapılanlara tepki göstermesi üzerine Bulgaristan, isimleri değiştirilen kişilerin Türk değil “Müslüman Bulgar” oldukları cevabını vermiştir. Bunun üzerine Türkiye sorunu uluslararası platformlara taşımıştır. Helsinki İzleme Komitesi, Milletlerarası Af Örgütü, Avrupa Konseyi ve İslam Konferansı Örgütü’nün konu ile yakından ilgilenmeleri sağlanmıştır. Uluslararası örgütlerden gelen tepkilere ve Türkiye’nin verdiği notaya rağmen Bulgaristan uygulamalarından vazgeçmedi.

1989 haziranında Türkiye soydaşlarımızı kabule hazır olduğunu açıklayınca 300 bin soydaşımız Türkiye’ye göç etti. Ailelerin bazı fertleri hapiste veya sürgün kamplarında kaldı. İlişkilerdeki bu gergin durum Kasım 1989’da, Bulgaristan Cumhurbaşkanı Jivkov’un iktidarı kaybetmesine kadar devam etti. Yeni Devlet Başkanı Mladenov’un soydaşlarımıza yönelik bu uygulamalardan vazgeçildiğini açıklamasıyla sorun çözülmüş oldu.

 Türkiye ile Romanya Arasındaki İlişkilerimiz:

1990’lı yıllarda Romanya ve Türkiye arasındaki yoğun ticari ve iktisadi ilişkiler ikili siyasi ilişkileri destekleyen ve geliştiren bir unsur olmuştur. Romanya ve Bulgaristan Türk özel sektör yatırımlarının gözdesi hâline gelmiştir.

 Türkiye ile Yunanistan Arasındaki İlişkilerimiz:

Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi’yle ilgili sorunlar, azınlıklar ve Kıbrıs sorunu uzun yıllardan beri devam etmekteydi. Buna ek olarak 1990’lı yıllarda Doğu Bloku ve Yugoslavya’nın dağılmasıyla birlikte Balkanlarda nüfuz mücadelesi sorunu da ortaya çıktı.

Yine 1990 sonrası Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik terör faaliyetlerine destek olması iki ülke ilişkilerini olumsuz etkilemiştir. Ayrıca Yunanistan, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği konusunda veto yetkisini kullanmaktadır.

Ocak 1996’da Ege Denizindeki Kardak Kayalıkları yüzünden Türkiye ve Yunanistan savaşın eşiğine kadar gelmiştir. 

Türkiye ile Yunanistan arasında uzun yıllardır devam eden Batı Trakya sorunu bu dönemde de devam etmiştir. Yunanistan Batı Trakya’da yaşayanlar “Türk değil Müslüman azınlıktır.” tezini savunmaya devam etmiş ve Türklerin eğitim, kültür, siyaset, ibadet vb. alanlardaki sorunları çözülememiştir. 26 Ocak 1990’da Batı Trakya Türkleri liderlerinden Dr.Sadık Ahmet’in “Türk” kelimesini kullanması yüzünden yargılanıp cezalandırılması Türkler tarafından protesto edildi. Batı Trakya’da özellikle Rodop’ta Türklere yönelik saldırılar sonucunda gelişen olaylar üzerine Yunanistan ve Türkiye karşılıklı olarak büyükelçilerini geri çekmiştir.

Yunanistan’da 1990 seçimlerinde Sadık Ahmet ve Ahmet Faikoğlu’nun bağımsız milletvekili olarak seçilmesi üzerine yeni bir seçim yasası çıkarıldı. Yeni seçim yasası, bağımsız adayların bile seçilebilmek için toplam geçerli oyların yüzde 3’ünü almaları hükmünü getiriyordu. Türklerin yaşadığı bölgede kayıtlı seçmenlerin tamamının bu oranın altında olması, Türklerin bağımsız siyaset yapmalarını imkânsız kılıyordu. 1995’te Sadık Ahmet’in bir trafik kazasında ölmesi, siyasi hak talep etme sürecini yavaşlatmakla birlikte Batı Trakya sorunu uluslararası gündeme yerleşti. İnsan haklarıyla ilgili uluslararası kuruluşların yoğun baskısı ile1995’ten sonra Yunanistan’ın azınlık politikasında önemli değişiklikler görüldü.

 Bu gelişmelere karşın Ağustos 1999’da Türkiye’de, ardından Yunanistan’da meydana gelen depremlerde her iki taraf da birbirlerine yardımda bulunmuştur. Böylece toplumlar düzeyinde yumuşama olmuştur. Yunanistan, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olmadığını açıklamış ve Aralık 1999’da Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin adaylığına yeşil ışık yakmıştır.

 Günümüzde Yunanistan, Türkiye ile arasındaki sorunları AB süreci içerisinde çözmeyi düşünmektedir. 1999 sonrası sınır ticareti ve karşılıklı insan hareketliliği artmıştır. Türkiye ve Yunanistan arasında geçtiğimiz yıllarda başlayan yakınlaşma süreci iki ülke arasındaki düzenli görüşmelerle sürdürülmektedir.

Türkiye, ikili ilişkilerdeki iyileşmenin gelecek dönemlerdeki tüm sorunların çözümlenmesini sağlayacak şekilde sürmesini istemektedir. Bu durumun iki ülkenin yanı sıra bölgenin barış, istikrar ve güvenliğinin devamı için gerekli olduğunu düşünmektedir.

 Türkiye ile Yunanistan arasında uzun yıllardır devam eden “Kıbrıs sorunu” bu dönemde de en önemli sorunlardan biri olmaya devam etmiştir. Türkiye, Kıbrıs’ta iki toplumun da eşit haklara sahip olduğu bir cumhuriyet yönetiminin sorunu çözeceği tezini savunmaktadır. Rum tarafının uzlaşmaz tutumu konunun uluslararası platforma taşınmasına yol açmıştır. Bundan sonra BM Genel Sekreteri ve özel temsilcileri iki toplum liderleri ile birçok görüşmeler yaptı. 1992 yılı sonlarına kadar yapılan görüşmelerde bir çözüme ulaşılamadı.

 Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’nin AB’ye 1990’da yaptığı tam üyelik başvurusu 1997 Lüksemburg Zirvesi’nde kabul edildi. 1999 Helsinki Zirvesi’nde Kıbrıs sorununun çözümünün GKRY’nin AB’ye üyeliği konusunda ön şart kabul edilmemesi Rum tarafının çözümsüzlük politikasına devam etmesine sebep oldu. Böylece Kıbrıs sorunu, AB’nin müdahil olmasıyla birlikte yeni bir boyut kazanırken sorunun çözümü daha da güçleşti.

    Kıbrıs sorununun çözümü için BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın taraflara sunduğu plana göre: Kurulacak Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki bakanlıkların en az üçte biri Türklerden oluşacak, devlet başkanlığı ve başbakanlık makamları on ayda bir Türkler ve Rumlar arasında değişecekti. Annan Planı uzun müzakerelerden sonra taraflarca kabul edilerek Nisan 2004’te referanduma sunulmuştur. Bu plana Türkler (% 65) evet derken,

Rumlar (% 76) hayır oyu kullandılar. Buna rağmen GKRY 1 Mayıs 2004’te AB’ye tam üye oldu. Bu gelişme ile Kıbrıs, Türk-Yunan ilişkilerinde doğrudan bir sorun olmaktan çıkarken AB ile Türkiye arasında bir sorun hâline gelmiştir.

     ABD ve AB başta olmak üzere uluslararası kamuoyunun, çözüme onay veren Türk tarafına yönelik taahhütlerin büyük kısmı yerine getirilmemiştir. Annan Planı’nın Türkiye ve KKTC açısından en önemli faydası, Kıbrıs’ta çözüm isteyen tarafın Türkler olduğunu dünya kamuoyuna göstermek olmuştur. Mart 2008’de alınan bir kararla iki tarafı birbirinden ayıran Lokmacı Sınır Kapısı açılmıştır. Günümüzde Kıbrıs sorununun çözümü için görüşmeler devam etmektedir. 

 6. Kızılayın Yurt Dışı Yardım Faaliyetleri

 Türk Kızılayı yurt içinde ve yurt dışında acil ihtiyacı olan insanlara en kısa süre içinde yardım ulaştırmaktadır. Yardımlar, temel ihtiyaçlar yanında sağlık ve eğitim alanlarında yapılmaktadır.

Türk Kızılayının yurt dışında faaliyette bulunduğu yerlerden bazıları aşağıdaki tabloda verilmiştir.

Kızılay yurt dışında acil yerlere ve doğal afetlerin yaşandığı yerlere yardımlarını sürdürmüştür.

     Küreselleşme Döneminde Toplumsal Olaylar:

      Daha önce başlayan ve hâlâ devam eden köyden kente göç hareketi sonunda şehirlerde yaşayanların oranı 1980'lerde % 50 iken 2007'de %70,5 olduğu görülür. Bu göç hareketinde şehirlerin çekiciliğinin yanında tarımda makineleşme, sanayileşmeyle beraber şehirlerde iş gücüne duyulan ihtiyacın artması önemli bir faktördür. Köyden kente göçün ilk önemli sonucu gecekondulaşmadır. Kentlere yeni gelenler beraberlerinde kendi kültürel özelliklerini de getirdiler. Bir yandan kentte var olan yaşam tarzından etkilenirken diğer yandan kendi yaşam tarzlarını sürdürmeye devam ettiler. Özellikle Orhan Gencebay'la geniş kitlelere ulaşan arabesk tarzı sinema ve müzik alanlarındaki etkisini İ990'ların yarısına kadar sürdürdü. 1980'li yıllarda arabesk müziğin de etkisiyle nispeten durgun bir dönem geçiren Türk Pop Müziği, Sezen Aksu, Erol Evgin ve Barış Manço gibi isimlerle birlikte 1990'dan sonra özellikle gençler tarafından ilgiyle takip edilmiştir. Tarkan ile daha geniş kitlelere ulaşan Türk Pop Müziği, Sertab Erener'in 2003 yılında Eurovision Şarkı Yarışması'nı kazanmasıyla uluslararası alanda da önemli bir başarı kazanmıştır. Mazhar-Fuat-Özkan (MFÖ) müzik grubu da halkın yoğun ilgisini çekmiştir.

     Türkiye’de ilk renkli televizyon yayını 1984’te başladı. 1990'da ilk özel televizyon kanalı olan “Star”ın açılması ve 1994 yılında Özel Radyo ve Televizyon Yasası'nın çıkması ile çok sayıda özel radyo ve televizyon, yayın hayatına başladı.

      İnsanlar bu özel televizyon ve radyolar sayesinde dünyadaki siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmeleri çok daha yakından takip etmeye başladılar.

      1990'lı yıllarla birlikte Türk sineması tekrar canlanma sürecine girdi. Bu dönemde çekilen birçok yerli film, beğeni ile izlendi ve uluslararası film festivallerinde ödüller aldı. Nuri Bilge Ceylan “Üç Maymun” adlı filmiyle Cannes Film Festivalinde en iyi yönetmen ödülünü aldığı gibi film Oscar ödüllerine de aday gösterilmiştir. Bu dönemde toplumsal sorunları konu alan filmler de çekilmeye başlandı. Kırsaldan büyük şehirlere göç eden insanların yaşadığı sorunları mizahi bir şekilde anlatan Kemal Sunal filmlerine halkımızın ilgisi bu dönemde de devam etmiştir. Bununla birlikte kültürel ve sanatsal faaliyetler ile kitap, gazete ve dergi satışlarında da yeterli artış sağlanamadı.

      Bu dönem hikaye ve romanında da yeni bazı özellikler kendisini gösterir. Bireysellik, toplumcu gerçekçilik, postmodern anlayış, sosyal tenkit vb. hemen her okuyucuya hitap eden bir çeşitlilikle sunulmuştur. Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması edebiyat alanında en önemli uluslararası başarı olmuştur. Bu dönemde Türkiye’de uluslar arası düzeyde birçok kültürel faaliyet gerçekleştirilmektedir. Bu alanda İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın (İKSV) etkinlikleri önemli bir yer teşkil etmektedir 

     1997-98 eğitim-öğretim döneminde 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmesi toplumu en çok etkileyen gelişmelerdendir. Okullaşma oranı tablosu incelendiğinde bu uygulama ile daha önceden 5. sınıftan sonra örgün eğitim dışına çıkan öğrencilerin ilköğretim 2. kademeye ve orta öğretime devamının sağlandığı görülür. Ayrıca okullarımız teknolojik donanım açısından geliştirilmiştir.

    1981’den önceki yıllarda Türk yükseköğretim sistemi; üniversiteler, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı akademiler, iki yıllık meslek yüksekokulları, üç yıllık eğitim enstitüleri ve mektupla öğretim yapan YAYKUR olmak üzere beş tür kurumdan oluşmaktaydı. 1981’de çıkarılan Yükseköğretim Kanunu ile ülkemizdeki tüm yükseköğretim kurumları Yükseköğretim Kurulu (YÖK) çatısı altında toplanmıştır. YAYKUR’un işlevleri Anadolu Üniversitesi Açık öğretim Fakültesine devredilerek uzaktan öğretimin ülkemizde yaygınlaşması hızlandırılmıştır. Yüksek öğrenim gören öğrenci ve yükseköğrenim kurumu sayısında da önemli artışlar olmuştur.

 -  Bu dönemde diğer önemli gelişmeler:

 1993 yılında Türkiye’de ODTÜ’den ilk İnternet bağlantısının kurulması ve bilgisayar kullanıcılarının sayısının hızla artması, özellikle genç nüfus üzerinde çok etkili oldu. Okullarımızda bilgisayar laboratuarları oluşturularak İnternet kullanımı yaygınlaştırıldı. Kısa sürede evlerdeki bilgisayar ve İnternet abone sayısı arttı. Bilgiye hızlı ve kolay ulaşılabilmesi herkes için çekici hâle geldi. Fakat bir süre sonra İnternetin yanlış veya kontrolsüz kullanılması önemli bir sorun olarak karşımıza çıktı.

     İNTERNET HASTALIĞI

    Kimlik arayışındaki gençler, kendilerine İnternet yoluyla bir kimlik buluyorlar. Ama bu zahiri bir kimlik. Bu sorun özellikle arkadaşlık ilişkileri olmayan gençler arasında daha yaygın.

     Kişilerin sosyal ve mesleki işlerini etkilemesi, buna engel olamaması bağımlılığın işaretleridir.

    Spor

    Türk sporu 1980'lerin sonlarından itibaren uluslararası alanda büyük başarılar elde etmiştir. Naim Süleymanoğlu'nun 1988 Seul Olimpiyatları'nda altın madalya kazanmasıyla başlayan süreç, bir çok branşta olimpiyat madalyaları kazanılmasıyla devam etmiştir. En çok altın madalya Naim Süleymanoğlu, Hafız Süleymanoğlu ve Halil Mutlu başta olmak üzere halterci sporcular tarafından kazanılmıştır. Bayan haltercilerimizde son yıllarda bir çok uluslar-arası yarışmada madalyalar kazanmıştır.

     1992 Barcelona Olimpiyat Oyunlarında M. Akif Pirim greko¬romen güreşte 24 yıl aradan sonra şampiyon olmuştur. 1996 Atlanta Olimpiyatları'nda Türkiye son 36 yılın en başarılı sonucunu elde ederek, oyunları 4 altın, 1 gümüş ve 1 bronz madalyayla kapadı. Serbest güreşte Mahmut Demir, grekoromen güreşte Mehmet Akif Pirim altın madalya kazandı. Judoda da Hülya Şenyurt ise üçüncü olarak Türkiye'ye bayanlarda ilk madalyayı kazandıran sporcu oldu. 1994 Dünya Serbest Güreş Şampiyonası'nda Türkiye 28 yıl aradan sonra takım halinde Dünya Şampiyonu olmuştur. Ayrıca Judo, tekvando ve boks başta olmak üzere bir çok branşta olimpiyatlarda ve dünya şampiyonalarında çok sayıda madalya kazanan sporcumuz yetişti.

     Türk Millî Futbol Takımının 2002 dünya şampiyonasında ve 2008 Avrupa Futbol Şampiyonasında 3. olması millî takım düzeyinde en önemli başarılardır.

     CEP HERKÜLÜ

 1967'de Bulgaristan'da doğan ve “Cep Herkülü” olarak anılan Naim Süleymanoğlu, bütün otoritelere göre tüm zamanların en iyi haltercisidir. On altı yaşında rekor kırarak halter tarihinde en genç dünya rekortmeni unvanını aldı. Kariyeri boyunca üç olimpiyat altın madalyası, yedi Dünya Şampiyonluğu ve altı Avrupa Şampiyonluğu vardır. Tam 46 kez dünya rekoru kırmıştır. 1984, 1985 ve 1986'da dünyada yılın haltercisi seçildi. 1984 Los Angeles Olimpiyatları'nı Doğu Bloğunu boykot etmesi nedeniyle katılamadı. Bulgaristan'da Türklere uygulanan asimilasyon ve baskılar nedeniyle 1986'da Türkiye'ye sığındı. 1988 Seul Olimpiyatları'nda 9 dünya, 6 olimpiyat rekoru kırarak muhteşem bir zafer elde etti ve böylece Türkiye'ye olimpiyatlar tarihinde güreş dışında ilk altın madalya kazandıran sporcu oldu. 1992 Barcelona Olimpiyat- ları'nda kolaylıkla altın madalyayı kazanan Naim Süleyman-oğlu, aynı yıl “Uluslararası Halter Basın Komisyonu” tarafından “Dünyanın En İyi Sporcusu” seçildi. 1996 Atlanta Olimpiyatları'nda 4 dünya rekoru kırarak 3. kez olimpiyatlarda madalya kazanarak tarihe geçen Naim Süleymanoğlu, 2000'de halteri bıraktı.

     Basketbol Millî Takımımız ise 2006 Dünya Basketbol Şampiyonası'nda 6. oldu. Ayrıca Bayan Voleybol İli takımımız ve kulüp takımlarımız da 1990 sonrası uluslararası spor organizasyonlarında önemli başarılar kazanmışlardır.

     Ayrıca birçok bilim adamımızın, sanatçımızın, edebiyatçımızın kazandığı uluslararası başarılar gurur kaynağımız olmuştur.

      E K O N O M İ:

     1980’den sonra ekonomi önceki dönemlere göre büyük bir değişim gösterdi. 24 Ocak 1980’de alınan kararlar Türk ekonomi anlayışında bir dönüm noktası oldu. Bu kararlara göre ödemeler dengesini düzeltmek, enflasyonu düşürmek, serbest piyasa ekonomisine geçmek ve ihracata yönelik üretimi teşvik etmek temel önceliklerdi. İhracatı artırmak için özel sektöre düşük faizli kredi verilmesi, vergi iadesi ve ucuz döviz bulmada yardım gibi kolaylıklar sağlandı.

      1980'lerin sonuna gelindiğinde artık yabancı sermaye girişi ve ihracat artmıştır. Dış ticaret tabloları incelendiğinde ihracat ürünleri içinde sanayi ürünlerinin ağırlığının artmaya başladığı ve enflasyon oranlarının düştüğü görülür. Fakat yine de dış ticaret açığı kapatılamamıştır.1997, 1998, 2001 ve 2008 yıllarında yaşanan ekonomik krizler Türk ekonomisini olumsuz etkilemiştir.

Bu olumsuzlukları ortadan kaldırmak ve dış ticaret açığını kapatabilmek için İMF (Uluslararası Para Fonu) ile anlaşmalar imzalanmıştır. Ocak 2005'ten itibaren Türk lirasından altı sıfır silinmiştir. Serbest piyasa ekonomisinin temel şartlarından biri olan devletin ekonomi üzerindeki kontrolünü ortadan kaldırmak için Özelleştirme Yüksek Kurulu gibi kurumlar kuruldu. Merkez Bankası, hazırlanan kanunlarla hükümetlerin bankalar üzerindeki etkisini ortadan kaldıracak bağımsız bir yapıya kavuşturuldu.

    Yabancı sermayenin Türkiye'ye gelmesi için teşvikler verildi.

    Devletin ekonomideki etkisini en aza indirmek için özelleştirme büyük bir hız kazandı. İhracat teşviklerine devam edildi. Sanayi ürünlerinin toplam ihracat içindeki oranı % 94,2'ye kadar yükseldi.

    İhracatın artması, turizmin gelişmesi ve turizm gelirleri döviz sıkıntısının azalmasını sağladı. Küreselleşmenin etkisiyle ithalat büyük bir hızla arttı. Dış ticaret açığı günümüzde de en önemli problemlerinden biri olmasına rağmen Türkiye ekonomisi dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasına girmiştir.

     Temel hedefi, Güneydoğu Anadolu Bölgesi halkının hayat standardını yükselterek diğer bölgelerle arasındaki gelişmişlik farkını ortadan kaldırmak, tarımda verimliliği ve iş imkânlarını artırarak millî kalkınma hedeflerine katkıda bulunmak olan GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi), çok sektörlü, bütünleşmiş ve sürdürülebilir bir kalkınma projesidir. Ülkemizin öz kaynaklarıyla yapılmakta olan proje, gelecek kuşaklar için kendilerini geliştirebilecekleri bir ortam yaratılmasını amaçlayan sürdürülebilir insani kalkınma felsefesi üzerine kurulmuştur. Kalkınmada adalet, katılımcılık, çevrenin korunması, istihdam, mekânsal planlama ve alt yapı geliştirilmesi GAP'ın temel stratejileridir. Projenin büyük bir kısmı bitirilmiştir. Kalan kısmı için çalışmalar devam etmektedir.

 4. TOPLUMSAL SORUNLAR

     a. Terörizm

    Terör, büyük çaplı korku veren ve bireylerde yılgınlık yaratan bir eylem durumunu ifade etmektedir. Terörizm ise siyasi amaçlar için mevcut durumu yasa dışı yollardan değiştirmek amacıyla örgütlü, sistemli ve sürekli terör eylemlerini kullanmayı bir yöntem olarak benimseme durumudur. Günümüzde uluslararası çıkar mücadelelerinde terör faaliyetleri ön plana çıkmıştır.

    Terörizmin, hız kazandığı dönemlerle uluslararası sorunlar arasında yakın bir ilişki olduğu görülmektedir. Terörizm, siyasi bir mücadele aracı olarak bir ülkenin bir başka ülkeyi zayıflatması ve istikrarını bozması için de kullanılmaktadır.

Son 25 yıl içinde Türk toplumunu en fazla etkileyen olay kuşkusuz ki terördür. Türkiye'deki terör faaliyetlerinin ortak amacı devletin üniter yapısını bozarak millî birlik ve beraberliği ortadan kaldırmaktır.

Terörizmin amacına ulaşmada seçtiği yöntemlerden bazıları; halkı veya hedef bir topluluğu korkutarak dehşete düşürmek, düzene karşı olan güçleri harekete geçirmek, kamuoyunu yönlendirmek, hedef ülkenin ekonomisine zarar vermek, vb.dir.

Terör örgütleri kamuoyuna seslerini duyurabilmek için propaganda yapmakta ve amaçlarına hizmet edecek her türlü olayı istismar etmektedir. Önemli kişilere suikast eylemleri düzenlemek, vatandaşlara yönelik katliamlara başvurmak, rastgele seçilmiş merkezlere bomba yerleştirmek ve intihar eylemleri bu örgütlerin en sık kullandığı yöntemlerdir.

     Terörün Maliyeti

     İç İşleri Bakanlığının 20.07.2008 tarihinde yaptığı açıklamaya göre Türkiye, terörle mücadele için 300 milyar dolar harcamış. Bu parayla, 24 derslikli 480.000 okul veya 48.000 tam teşekküllü hastane yapılabilirdi. 3.800.000 kişiye iş imkânı sunacak sayıda fabrika veya dünyanın en büyük kalkınma proje¬lerinden olan GAP'tan yedi tanesi hayata geçirilebilirdi. Türkiye'nin bu güne kadar yaptığının iki katından fazla otoyol yapılabilir,Türkiye dünyanın 7. büyük ekonomisi hâline gelir, dış borcu kalmazdı.

    Yukarıdaki metinden de yararlanarak terörün ülkelerin ekonomisine ve gelişmesine etkilerini yorumlayınız.

     Terörle mücadelenin oldukça yüklü bir maliyeti bulunmaktadır. Ülkelerin gelişimi ve ekonomisine yönelik harcaması gereken paraları terörle mücadele alanına kaydırma zorunluluğu, ekonomik açıdan ülkenin kaynaklarının verimli alanlarda kullanılmasının engellenmesi terörizmin amaçlarındandır.

     Terör örgütlerinin başlıca finans kaynakları: Silah, insan ve uyuşturucu madde kaçakçılığı, gasp, hırsızlık, fidye, haraç, çeşitli yayınlardan elde edilen gelirler ve dış desteklerdir.

     Terörü önlemek için öncelikle terörün ekonomik ve insan kaynaklarını yok etmek gerekir. Terör örgütlerinin hedef kitlesi durumunda bulunan çocukları ve gençleri örgütlerin propagandalarına karşı korumak için ülkedeki eğitim düzeyi yükseltilmeli ve terör örgütlerinin zararlı faaliyetlerine karşı gençler bilinçlendirilmelidir. Terör örgütlerinin istismar sebepleri ortadan kaldırılmalıdır. Teröre destek veren veya onlara imkânlar sağlayan devletlere uluslararası yaptırımlar uygulanması için girişimlerde bulunulmalıdır. Komşu ülkelerle de iş birliği yapılarak terörizmin yurt içi ve yurt dışı bağlantıları kesilmelidir.

      b. 17 Ağustos Depremi Sonunda Ortaya Çıkan Sorunlar

Aşağıdaki metin ve resimden yola çıkarak 17 Ağustos Depremi'nin insanların psikolojisi ve toplum üzerindeki etkileri hakkında neler söyleyebilirsiniz?

     29 yaşındaki A. L. her akşam yaptığı gibi yatmaya hazırlanıyor. Açık olan TV'yi kapatmıyor, sadece sesini biraz kısıyor. Evdeki kız kardeşinin odasına bir göz atıyor, kapısını hafif aralık bırakıyor. TV'nin karşısındaki kanepenin karşısına kuruluyor, hafif uzanır gibi yapıyor. Uykusu çok ama içeride onu bekleyen yatağına gitmeyi aklından bile geçirmiyor. Bir yastık ve bir pikeyle birlikte rutin gecelerinden birine daha hazırlanıyor.

     17 Ağustos 1999’da meydana gelen 7.4 büyüklüğündeki depremin merkez üssü, İzmit’ in 12 km. güney doğusunda, Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde bulunmaktadır. Deprem, kentleşme ve nüfus yoğunluğunun fazla olduğu, önemli endüstri tesislerinin bulunduğu İstanbul, Kocaeli, Sakarya, Bolu, Bursa, Zonguldak, Eskişehir ve Yalova illerinde can ve mal kaybının oldukça fazla olmasına sebep olmuştur. Depremin yaşandığı bölgede, Türkiye’nin çeşitli illerinden göç eden insanların bulunması depremin etkilerini yurt geneline yaymıştır.

      17 Ağustos depreminin sanayi tesislerine zarar vermesi; iş gücü, üretim ve ihracat kaybı Türk ekonomisini olumsuz etkilemiştir. Devlet Plânlama Teşkilatı tarafından yapılan çalışmalar sonucunda 7 Eylül 1999 tarihli raporla ekonomik kayıp 9-13 milyar dolar olarak hesaplanmıştır. Tabloda da görüldüğü gibi çok sayıda bina hasar görmüştür.

    Depremden etkilenen insanlar uzun süre yaşadıkları korku ve acının psikolojik etkilerini üzerlerinden atamamışlardır. Depremden sonra devletimiz depremzedeler için önce geçici, sonra kalıcı konutlar yapmıştır. Yeni çıkarılan kanunlarla zorunlu deprem sigortası mecburiyeti getirilmiş, imar alanları ve ruhsatları daha sıkı kontrol altına alınmıştır. Arama ve kurtarma birimlerinin sayısı artırılmıştır. 

 

Google+ WhatsApp