EĞİTİM VE SUÇ

EĞİTİM VE SUÇ


Hukuki olarak ceza gören eylem olan suç: Bireyin muhatabı olduğu yasaların, yapılmasında sakınca gördüğü hal ve hareketlerin işlenmesi olarak tanımlanır. Acaba insan neden suç işler? Doğuştan tertemiz, masum ve günahsız olan insanoğlunun bu küçük numuneleri ne oluyor da biraz büyüyünce birer suç makinesi haline gelebiliyor? Jan Locke,’’insan zihni doğuştan boş bir levha gibidir.’’diyor. Doğuştan boş olan bu levhaya  aile, okul ve çevre işbirliğiyle hangi resim çizilirse çocuk ileriki yaşlarında o resmin eksik kalan kısımlarını tamamlamaya çalışacak ve bu yönde uğraş verecektir.
 Çocuğun kişiliğinin ve davranışlarının üzerinde şekillendiği ilk 6 (Bkz. Freud) yılın aile ortamında vücut bulduğu düşünülürse ailenin, çocuğun zihinsel, psiko-sosyal, kişilik ve ahlaki gelişimi üzerinde ne denli büyük bir etkiye sahip olduğu daha kolay anlaşılacaktır.
Çocuk ailenin şahsında toplumu tanımaya başlamakta,toplumsal deneyimlerin ilklerini aile
ortamında tatmaktadır. Çocuk nasıl bir ortamda yetişiyorsa o ortamın düşünce, değer ve ahlaki yapısını içselleştirerek büyümektedir.

Yaşamının ilk 2 yılında güvensiz bir aile ortamında yetişen çocuk temel güven duygusundan yoksun büyüyecek ve topluma karşı güvensiz olacaktır. 2-4 yaşları arasında özerklik egosu tatmin edilemeyen çocuk ilerde yaşadığı toplumun tüm değer yargılarına, etik yapısına, işleyişine şüphe ve tedirginlikle yaklaşacaktır. 4-6 yaşlar arasında bir filozof kadar meraklı olan bu küçük adam girişkenliğin en mükemmelini sergileyecek ve sorduğu sorularla filozofları bile kıskandıracaktır. Aile bu soruları cevapsız bırakırsa ve soruların tazyikinden bıkıp bu küçük adamı azarlarsa küçük adam, kendisini suçlu hissedecek, utanç duygusuyla tanışacaktır. Bu durum onun merakını öldürdüğü gibi onun içe kapanık ve antisosyal olmasına neden olacaktır.(Bkz. Erikson) Kişiliğin şekillendiği bu kritik dönemde horlanan bir bireyin ileriki yaşlarında sizi güllerle karşılamasını beklemek yapılan yanlışlara göz kapamak olacaktır.
Aile ortamında et ve kemik yığını bir külçe olarak görülüp duygusal,sosyal,ahlaki gelişimi göz ardı edilen ve ya bu yönleriyle özürlü hale getirilen çocuk 6 yaşından itibaren okul ile  tanışıyor. Aileden yeteri kadar ilgi ve alaka görmeyen bu küçük adam bu sefer en büyük otorite olan öğretmeninin ilgisine, taktirine mazhar olmak ve kendi gelişim görevlerini yerine getirmek için bir şeyler başarma peşinde olacaktır. Bu taktiri kazanmak için en büyük eğlencesi olan oyunlarını bile feda edecektir. ‘’Ha gayret!’’ diyen ve topluma ait olduğunu hissetmek isteyen bu küçük adama gücü nispetinde sorumluluk verilirse bu küçük adam sorumluluğun altından başarıyla kalkacak ve çalışkanlık duygusunu tadacak, taktir edilecektir.(Bkz.Erikson) Kanımca ailenin kaybettiği çocuğu topluma kazandırma açısından ilköğretimin ilk üç yılı çok büyük önem arz etmektedir. Fakat hükümlülerin ve tutukluların %10.58’nin cahil, %72.35’nin okuryazar ve ilkokul mezunu olduğu ülkemizde * ne kadar başarılı olduğumuzu tartışmaya bile gerek yok sanırım. Bu durumun tek nedeni yine okulla işbirliğine geçmeyen, geçmeyi gereksiz gören ailelerdir. Ayrıca aile kontrolünden uzak kalan çocuğun kendi gelişim seviyesine uygun olmayan TV programlarını izlemesi ve yanlış internet kullanıcılığının da çocuğun duygu ve ahlak dünyasını allak bullak ettiği şüphe götürmeyen bir gerçektir.

12 yaşından itibaren çalkantılı bir döneme ayak basan çocuk 18 yaşına kadar kendisiyle mücadele halinde olacaktır. Tabiri caiz ise ‘’alem buysa kral benim’’ felsefesine sahip olacak, akran grupları onun davranışlarına yön vermeye başlayacaktır. Bu dönemde ‘’BEN KİMİM?’’ sorusuna cevap arayacaktır. Eğer ilgililer onun gelişim özelliklerini göz ardı etmeden, başarılı bir kimlik geliştirmesi için ona destek olurlarsa ülkemizdeki hükümlü ve tutuklular içindeki %10 civarındaki ilköğretim ikinci kademe mezunu gençler ile :%7 civarındaki lise mezunu * gençlerin suç işlemesine de engel olmuş olacaklardır. Aksi taktirde başarısız ve moratoryum kimlik geliştiren ve ipotekli kimlik geliştirerek kişiliğinin dümenini kötü emelli kimselerin eline vermiş gençler sayesinde bu oran katlanarak büyüyecektir  (Bkz.Erikson).
     18-25 yaşlarda aş, iş, eş standartlarını oluşturamayan bireyler de yalnızlık duygusu içerisinde kendilerini toplumdan soyutlamakta(Bkz.Erikson) ve suça meyilli hale gelebilmektedirler. Üniversite mezunlarının tutuklu ve hükümlüler içindeki oranının  %1.42 olduğu düşünülürse acilen işsizliğe bir çözüm bulunması gerektiği de bir gerçektir.Dikkat edilirse eğitim seviyesi yükseldikçe suç oranında düşüş gözlenmektedir.Bu da eğitimin, özellikle de aile eğitiminin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
         
     USAK Stratejik Gündem’in web sayfasında yer alan ve Mehmet Özcan tarafından kaleme alınan,’’Avrupa ve Türkiye’deki Suç İstatistikleri ve Suçlardaki Artış’’ başlıklı yazıda ülkemizde 2006 yılında gerçekleşen suç sayısının 1.781.133 olduğu
belirtilmektedir. Ayrıca Adalet Bakanlığı’nın istatistiklerine bakıldığında 02.03.2007 itibariyle Türkiye’de sabıkalı sayısının 4.868.283 olduğu bu sayının 4.586.002’sinin erkek; 282.281’inin de kadın olduğu görülecektir. Bu da gösteriyor ki ülkemizde her on kişiden biri sabıkalıdır.
Eğer bir toplumda bir yılda işlenen suç sayısı bir çok ilimizin nüfusundan daha büyük bir rakam ifade ediyorsa, o toplumdaki sabıkalı sayısı bir büyük kentin nüfusuyla boy ölçüşüyorsa toplumda sorumluluklar yerine getirilmemiş demektir. Bir Kızılderili atasözünün dediği gibi:‘’Çocuğun eğitiminden bütün köy sorumludur.’’

Google+ WhatsApp