Küreselleşme Dönemi Türkiye ve Balkanlar

 5. Türkiye ve Balkanlar

    Balkan devletlerin genellikle Varşova Paktına üye olması Türkiye’nin bu ülkelerle siyasi, kültürel ve ekonomik ilişkiler kurmasını zorlaştırmıştır. Varşova Paktının dağılmasından sonra Türkiye Balkanlar’da oldukça aktif bir politika izledi. Balkanlarda Yugoslavya’nın dağılması ile birlikte Türk ve Müslüman halkların da yaşadığı bu topraklar, Türkiye’nin dış politikasında önemli yer edinmiştir. Özellikle Bosna- Hersek’teki iç savaş sırasında Müslüman Boşnaklara uygulanan insanlık dışı muameleler Türkiye’de büyük tepkilere yol açmıştır. Türkiye, Makedonya, Arnavutluk ve Kosova’daki etnik temelli siyasi sıkıntılarla yakından ilgilenmiş ve bu doğrultuda uluslararası kuruşlarla birlikte çalışmıştır. 1990’lardan sonra Bulgaristan ve Romanya ile kurulan iyi dostluk ilişkilerinin de etkisiyle Balkanlar’da en etkili devletlerden biri olmuştur.

    Türkiye, Balkan ülkeleri arasında karşılıklı anlayış ve barış içinde birlikte yaşamaya dayalı bir ortamın oluşturulmasına büyük önem vermektedir. Bunun için Balkanlar’da istikrar ve güvenliği sağlamaya yönelik bütün faaliyetlere yoğun katkı sağlamıştır. BM ve NATO’nun Balkanlar’da oluşturduğu barış gücü içinde görevler almıştır. Ayrıca Kızılay aracılığıyla bölgedeki ihtiyaç sahibi kişilere yardımlar göndermiştir.

Yugoslavya’nın dağılmasından sonra bu ülkede ortaya çıkan sorunlar karşısında tarihî ve kültürel bağlarının bulunduğu bu coğrafyada denge oluşturmaya çalışmıştır.

Türkiye Boşnaklara yönelik saldırıların durdurulması için BM, NATO, Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı (AGİT), İKÖ ve Avrupa Konseyi gibi tüm uluslararası örgütler nezdinde girişimlerde bulunmuştur.

    Türkiye, NATO’nun Kosova harekâtında aktif olarak rol almış ve sonrasında Kosova’ya gönderilen barış gücüne katkı sağlamıştır. 17 Şubat 2008’de bağımsızlığını ilan eden Kosova’yı ilk tanıyan ülkelerden birisi Türkiye’dir.

    Yugoslavya’nın dağılma sürecinde bağımsızlık mücadelesi veren Makedonya, Yunanistan’ın baskısıyla karşılaştı ve bünyesindeki Arnavut azınlıklarla ilgili sorunlar yaşadı. Türkiye bu dönemde Makedonya’nın bağımsızlığını tanımış, toprak bütünlüğünün korunmasında önemli rol oynamıştır.

Arnavutluk’ta 1990’da başlayan dışa açılma politikası Türkiye tarafından desteklenmiş, Arnavut askerleri Türkiye’de eğitilmiştir. Ayrıca Arnavutluk’ta meydana gelen toplumsal olayları yatıştırmak için oluşturulan uluslararası barış gücüne Türkiye de katılmıştır.

   Türkiye ve Bulgaristan:

1989’da Bulgaristan Devlet Başkanı Todor Jivkov başkanlığında yapılan Politbüro toplantısının “çok gizli” damgalı resmî tutanağında yer alan kararların bazıları:

"TODOR JİVKOV: ‘Yeniden doğuş’ sürecine değineceğiz. Bundan sonra nelerin yapılacağını tespit etmek için bugüne kadar yapılanları bir gözden geçirelim. İsyan eylemlerini durdurduk. Artık ortada isyan yok. Bu insanlara pasaport başvurularını kolaylaştırmalıyız. Meseleyi dramatik hâle getirmeyelim.

Maksimum sayıda insanı göç ettirmek için elimizden geleni yapmak durumundayız. Ancak en az 200 bin kişiyi göçe zorlamalıyız. Veriler gösteriyor ki eğer bunu yapmazsak birkaç yıl sonra er veya geç bir Kıbrıs’a dönüşebiliriz. Bu halkın yıllık nüfus artışı ne kadar?

 1985-1990 yılları arasında Bulgaristan'ın Türklere karşı uyguladığı politika ve sonuçları?

 1980-1990 arasında Bulgaristan’da sayıları 1,5 milyonu bulan ve ülke nüfusunun % 15’ini teşkil eden Türk azınlığın, isimlerini zorla değiştirmek yoluyla Bulgarlaştırmaya (asimilasyon) tabi tutulması Bulgaristan’la ilişkilerimizde önemli bir sorun oldu.

    Zorla isim değiştirmenin yanında, Bulgar hükümeti; Türkçe konuşulmasını yasaklamış, camileri kapatmış, Türklerin arazi ve evlerine el koymuştur. Bu yasaklara uymayanları cezalandırmak için sürgün kampları oluşturmuş ve çok sayıda soydaşımız hayatını kaybetmiştir.

     1985 şubatında, Türkiye’nin yapılanlara tepki göstermesi üzerine Bulgaristan, isimleri değiştirilen kişilerin Türk değil “Müslüman Bulgar” oldukları cevabını vermiştir. Bunun üzerine Türkiye sorunu uluslararası platformlara taşımıştır. Helsinki İzleme Komitesi, Milletlerarası Af Örgütü, Avrupa Konseyi ve İslam Konferansı Örgütü’nün konu ile yakından ilgilenmeleri sağlanmıştır. Uluslararası örgütlerden gelen tepkilere ve Türkiye’nin verdiği notaya rağmen Bulgaristan uygulamalarından vazgeçmedi.

1989 haziranında Türkiye soydaşlarımızı kabule hazır olduğunu açıklayınca 300 bin soydaşımız Türkiye’ye göç etti. Ailelerin bazı fertleri hapiste veya sürgün kamplarında kaldı. İlişkilerdeki bu gergin durum Kasım 1989’da, Bulgaristan Cumhurbaşkanı Jivkov’un iktidarı kaybetmesine kadar devam etti. Yeni Devlet Başkanı Mladenov’un soydaşlarımıza yönelik bu uygulamalardan vazgeçildiğini açıklamasıyla sorun çözülmüş oldu.

 Türkiye ile Romanya Arasındaki İlişkilerimiz:

1990’lı yıllarda Romanya ve Türkiye arasındaki yoğun ticari ve iktisadi ilişkiler ikili siyasi ilişkileri destekleyen ve geliştiren bir unsur olmuştur. Romanya ve Bulgaristan Türk özel sektör yatırımlarının gözdesi hâline gelmiştir.

 Türkiye ile Yunanistan Arasındaki İlişkilerimiz:

Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi’yle ilgili sorunlar, azınlıklar ve Kıbrıs sorunu uzun yıllardan beri devam etmekteydi. Buna ek olarak 1990’lı yıllarda Doğu Bloku ve Yugoslavya’nın dağılmasıyla birlikte Balkanlarda nüfuz mücadelesi sorunu da ortaya çıktı.

Yine 1990 sonrası Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik terör faaliyetlerine destek olması iki ülke ilişkilerini olumsuz etkilemiştir. Ayrıca Yunanistan, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği konusunda veto yetkisini kullanmaktadır.

Ocak 1996’da Ege Denizindeki Kardak Kayalıkları yüzünden Türkiye ve Yunanistan savaşın eşiğine kadar gelmiştir. 

Türkiye ile Yunanistan arasında uzun yıllardır devam eden Batı Trakya sorunu bu dönemde de devam etmiştir. Yunanistan Batı Trakya’da yaşayanlar “Türk değil Müslüman azınlıktır.” tezini savunmaya devam etmiş ve Türklerin eğitim, kültür, siyaset, ibadet vb. alanlardaki sorunları çözülememiştir. 26 Ocak 1990’da Batı Trakya Türkleri liderlerinden Dr.Sadık Ahmet’in “Türk” kelimesini kullanması yüzünden yargılanıp cezalandırılması Türkler tarafından protesto edildi. Batı Trakya’da özellikle Rodop’ta Türklere yönelik saldırılar sonucunda gelişen olaylar üzerine Yunanistan ve Türkiye karşılıklı olarak büyükelçilerini geri çekmiştir.

Yunanistan’da 1990 seçimlerinde Sadık Ahmet ve Ahmet Faikoğlu’nun bağımsız milletvekili olarak seçilmesi üzerine yeni bir seçim yasası çıkarıldı. Yeni seçim yasası, bağımsız adayların bile seçilebilmek için toplam geçerli oyların yüzde 3’ünü almaları hükmünü getiriyordu. Türklerin yaşadığı bölgede kayıtlı seçmenlerin tamamının bu oranın altında olması, Türklerin bağımsız siyaset yapmalarını imkânsız kılıyordu. 1995’te Sadık Ahmet’in bir trafik kazasında ölmesi, siyasi hak talep etme sürecini yavaşlatmakla birlikte Batı Trakya sorunu uluslararası gündeme yerleşti. İnsan haklarıyla ilgili uluslararası kuruluşların yoğun baskısı ile1995’ten sonra Yunanistan’ın azınlık politikasında önemli değişiklikler görüldü.

 Bu gelişmelere karşın Ağustos 1999’da Türkiye’de, ardından Yunanistan’da meydana gelen depremlerde her iki taraf da birbirlerine yardımda bulunmuştur. Böylece toplumlar düzeyinde yumuşama olmuştur. Yunanistan, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olmadığını açıklamış ve Aralık 1999’da Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin adaylığına yeşil ışık yakmıştır.

 Günümüzde Yunanistan, Türkiye ile arasındaki sorunları AB süreci içerisinde çözmeyi düşünmektedir. 1999 sonrası sınır ticareti ve karşılıklı insan hareketliliği artmıştır. Türkiye ve Yunanistan arasında geçtiğimiz yıllarda başlayan yakınlaşma süreci iki ülke arasındaki düzenli görüşmelerle sürdürülmektedir.

Türkiye, ikili ilişkilerdeki iyileşmenin gelecek dönemlerdeki tüm sorunların çözümlenmesini sağlayacak şekilde sürmesini istemektedir. Bu durumun iki ülkenin yanı sıra bölgenin barış, istikrar ve güvenliğinin devamı için gerekli olduğunu düşünmektedir.

 Türkiye ile Yunanistan arasında uzun yıllardır devam eden “Kıbrıs sorunu” bu dönemde de en önemli sorunlardan biri olmaya devam etmiştir. Türkiye, Kıbrıs’ta iki toplumun da eşit haklara sahip olduğu bir cumhuriyet yönetiminin sorunu çözeceği tezini savunmaktadır. Rum tarafının uzlaşmaz tutumu konunun uluslararası platforma taşınmasına yol açmıştır. Bundan sonra BM Genel Sekreteri ve özel temsilcileri iki toplum liderleri ile birçok görüşmeler yaptı. 1992 yılı sonlarına kadar yapılan görüşmelerde bir çözüme ulaşılamadı.

 Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’nin AB’ye 1990’da yaptığı tam üyelik başvurusu 1997 Lüksemburg Zirvesi’nde kabul edildi. 1999 Helsinki Zirvesi’nde Kıbrıs sorununun çözümünün GKRY’nin AB’ye üyeliği konusunda ön şart kabul edilmemesi Rum tarafının çözümsüzlük politikasına devam etmesine sebep oldu. Böylece Kıbrıs sorunu, AB’nin müdahil olmasıyla birlikte yeni bir boyut kazanırken sorunun çözümü daha da güçleşti.

    Kıbrıs sorununun çözümü için BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın taraflara sunduğu plana göre: Kurulacak Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki bakanlıkların en az üçte biri Türklerden oluşacak, devlet başkanlığı ve başbakanlık makamları on ayda bir Türkler ve Rumlar arasında değişecekti. Annan Planı uzun müzakerelerden sonra taraflarca kabul edilerek Nisan 2004’te referanduma sunulmuştur. Bu plana Türkler (% 65) evet derken,

Rumlar (% 76) hayır oyu kullandılar. Buna rağmen GKRY 1 Mayıs 2004’te AB’ye tam üye oldu. Bu gelişme ile Kıbrıs, Türk-Yunan ilişkilerinde doğrudan bir sorun olmaktan çıkarken AB ile Türkiye arasında bir sorun hâline gelmiştir.

     ABD ve AB başta olmak üzere uluslararası kamuoyunun, çözüme onay veren Türk tarafına yönelik taahhütlerin büyük kısmı yerine getirilmemiştir. Annan Planı’nın Türkiye ve KKTC açısından en önemli faydası, Kıbrıs’ta çözüm isteyen tarafın Türkler olduğunu dünya kamuoyuna göstermek olmuştur. Mart 2008’de alınan bir kararla iki tarafı birbirinden ayıran Lokmacı Sınır Kapısı açılmıştır. Günümüzde Kıbrıs sorununun çözümü için görüşmeler devam etmektedir.

 

Google+ WhatsApp